© KIBRISCA
Sık Kullanılanlara Ekleyin | Açılış Sayfası Yapın  
Hoş Geldiniz Misafir
 (Kayıt Ol -  Giriş)
Son Dakika Duyurusu : Kıbrıs’ta Emlak Rehberi Online Ziyaretçi(ler) : 3    Online Üye(ler) : 0
Open / Close Module Close Module
Üye Rumuzu

Parola

Otomatik Giriş Yap
Aktif kullanıcı listesine ekle


Şifremi unuttum | Kayıt Ol

Open / Close Module Close Module

Open / Close Module

Metin Münir’in köşe yazıları
Kibrisca Paylaşım Platformu : Ünlü Kıbrıs'lılar

Konu: Ünlü Kıbrıs'lılar
Bu konuyu inceleyen üyeler: None

Yeni Konu GönderYanıt Yaz
Önceki Konu :: Sonraki Konu
Yazar Mesaj
  Neslosh

Simge
Moderator
Moderator

Kayıt Tarihi: 24 Mart 2007
Ülke: K.K.T.C (KIBRIS)
Yazdığı konu adeti: 410
Tarih 08 Ocak 2008 Saat 12:02pm | Alıntı Neslosh

6 Ocak 2007 MİLLİYET

Helen Hanım'ın kuyusu



OZANKÖY
Bahçıvan hortumla ağaçları suluyor. Ocak ayında. Görülmüş şey değil. "Bu sene hiç yağmur yok" dedi yanına yaklaşınca. "Geçen sene gene biraz vardı."
Yere diz çöküp parmaklarıyla toprağın derisini kaldırdı ve çiyin ıslattığı zeminin altındaki kuru toprağı gösterdi. Başıyla bahçenin yola bakan tarafını işaret etti. "O tarafta otlar sararmaya başladı."
Temiz havayı içime çekip başımı yukarı kaldırıyorum. Serinliğin koyu bir mavilik verdiği gökte güneşe kafa tutacak tek bulut yok.
"Çiçekler açtı. Bu mevsimde çiçek açtığını hiç görmedim."
Adaya geldiğimden beri yağmur yağmadı. Yürüyüşe şapkayla çıkıyorum, güneşi gözlerimden uzak tutmak için.
Ya hiç yağmur yağmazsa?
"Helen Hanım'ın bahçesinde Rumlardan kalan bir kuyu var" diyor bahçıvan. "Yirmi dört saat gürül gürül su çekiyorduk. Şimdi bir saat zor."
Helen Hanım. Helen Hanım kim?
Dün Alevkayası ile Esentepe arasındaki orman yolunda yürürken dört beş sene öncesinden pınarıyla hatırladığım, kesif bitki kokulu bir yere geldim. Orada, yolun kenarından yükselen çamlı sarp kayadan sular sızar, yolun kenarında birikintiler meydana getirirdi. Yağmur yağınca, su birikintileri taşıp yamaçtan aşağı akardı. Kayanın üzeri ıslak yeşil/sarı yosun ve likenlerle kaplıydı.
Kaya kemik gibi kurumuş, yosunlar dökülmüştü.
Ya hiç yağmur yağmazsa? Ne bu yıl, ne gelecek yıl, ne de ondan sonraki yıllar... Yaprakların üzerinde gittikçe kalınlaşan toz tabakaları, kuruyan ağaçlar, etten dışarı çıkan kırık kemiğe benzeyen kurumuş dallar. Aman vermeyen bir kuraklık ve kıtlık.
"İnananlar azaldı" diyor bahçıvan.
Onun için açıklama basit. İnananlar artarsa yağmur artar, azalırsa azalır. İnsanların üzerinden gözlerini ayırmayan, ceza ve mükâfat dağıtan, her yerde hazır ve nazır bir güç var.
Herkes inansa, gece gündüz alınlar secdede olsa, endüstri ihtilalinden bu yana gökyüzüne salınan ve dünyanın iklimini değiştirmeye başlayan karbondioksit azalmaya başlar mı?
"Tanrı kendi koyduğu kurallara itaat etmek zorundadır" demişti Einstein. Kâinatta hiçbir şey ışıktan hızlı gidemezse Tanrı da gidemez, demek istiyordu.
Yerçekiminin kuralları inananlar için de, inanmayanlar için de aynıdır. Bir uçurumdan aynı anda atlasalar, sofu da, Allahsız da saniyede 9,8 metre ivme kazanarak yere düşer.
İnananların karbondioksiti ile inanmayanların karbondioksiti arasında hiçbir fark yok.
Tanrı kendi koyduğu kuralları duayla değiştirir mi?
Kimin açıklamasının doğru, kiminki yanlış, kim bilebilir?
İnanmak hayatı basitleştiriyor, sorgulamak zorlaştırıyor.
Bahçenin bütün dönümleri taze, capcanlı, serin bir yeşillik kaplı. Yapraklarını ayırınca siklamen çiçeklerinin tomurcuklarını görüyorum. Yenidünya çiçek açtı. Ama her şey büyümeden sararabilir, mart aylarının beni alıştırdığı o yeşil, çiçek, arı ve kuş sesi patlamasına bu yıl şahit olamayabilirim.
Bahçıvanı sulamasına bırakıp yumuşak çimenleri tabanlarımda hissede hissede portakal ağacına doğru yürüyorum. Bir portakal kesip tırnaklarımı etine geçiriyorum ve kabukları soymaya başlıyorum. Parmaklarımın ucu sararıp yapış yapış oluyor, burnuma narenciye yağının kokusu geliyor. Meyveyi ikiye bölüyorum ve bir dilim ayırıp ağzıma sokuyorum. Portakalın suyu dişlerimden ve dilimden dilimi çevreleyen kanala akıyor. Hazla çiğniyorum.
İyi ki değiştiremeyeceklerimi kabul etmeyi bana öğrettiler.
"Helen Hanım'a söyle" diyorum bahçıvana, "Kafasını bozmasın. Her şey olacağına varır."

mmunir@milliyet.com.tr

  Status: Offline
Göster Neslosh's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: Neslosh
 
  Neslosh

Simge
Moderator
Moderator

Kayıt Tarihi: 24 Mart 2007
Ülke: K.K.T.C (KIBRIS)
Yazdığı konu adeti: 410
Tarih 10 Şubat 2008 Saat 12:09pm | Alıntı Neslosh

Çeyiz

OZANKÖY
Keklikler çığlıklarla havalanınca aklıma o gün geldi. Üç veya dört yaşında olmalıydım. Babamla beraber, Yağmuralan'da, evimizin arkasında bunun gibi bir çam ormanında, buna benzer bir toprak yolda yürüyorduk. Yerde yatan bir keklik gördük. Koşup kekliğe dokundum. Yumuşak tüylerinin altında vücudu sıcaktı. Kaldırınca kafası yere sarktı. Gözlerindeki ışık boşalmıştı.
Babam kekliğin bir kartalın veya şahinin gagasından düşmüş veya onu vuran avcıdan kaçmış olabileceğini söyledi.
O gece gaz lambasının ışığında annemin keklik suyunda pişirdiği pirinç çorbasını yedik. Beyaz çorbanın limonlu tadını, yumuşamış pirinç tanelerinin dilime temasını hâlâ hatırlıyorum. Veya hatırladığımı sanıyorum.
O gün çocukluk hafızamdaki ender mutlu günlerden biridir. Dayaksız, korkusuz, gerginliksiz bir gündü. Bunu bir süre yanımızda kalmak üzere Lefkoşa'dan gelen Tayyibe Teyzem sağlamıştı. Misafirler evlerdeki denklemi hiç olmazsa kısa bir süre için değiştirir.
Teyzemin yanında hediye dolup bir sepet getirmişti. El işlerinde çok mahirdi. Bana kazak örmüştü.
Trodos Dağlarının kuzey yamaçlarında, ağaçlarının köyün içine kadar girdiği Yağmuralan, bugün olduğu gibi o gün de adanın en ücra köyüydü. Ada içinde bir adaydı. Kıvrımlı dar yollardan, burunlu yavaş otobüslerle Lefkoşa'dan oraya gelmek gelmek neredeyse bütün günü alırdı. "Şeher"den bir ziyaretçi ender bir şeydi.
1960'larda toplumlar arası çatışmalar başlayınca Yağmuralanlılar canlarını kurtarmak için Türklerin yoğun oldukları bölgelere kaçtılar. Orman köyü üzerinden geçip aşağılara, Yalya'nın üst başına kadar indiler. Dere kurudu. Köy yıkılıp kayboldu. Bugün sadece birkaç duvar ayakta duruyor o günlerden ve yabanileşmiş birkaç gül ve meyve ağacı.

Parasız kalınca sattı
Tayyibe Teyzem hiç evlenmedi. Çeyiz sandığındaki tığ işi çeyizlerini keten üzerine renkli ipliklerle işlenmiş masa örtüleri, kahve altlıkları, çarşaf ve yastık kenarlarını parasız kaldıkça zengin arkadaşlarına sattı. Yıllarını, tek başına, kör, sağır ve dilsizleşen, bütün gün yatakta nefes alan bir tahta gibi yatan yatalak anneanneme bakmakla geçirdi. Kapısını herkese kapattı. Yaşlandı, acayipleşti, yavaş yavaş aklını kaybetmeye başladı. Son günlerinde evine kilitlendi, kimsenin haberi olmadan, günlerce yemek yemeyip su içmeyerek kendi kendini öldürdü.
Keklikler sürü halinde aynı anda kalkıp çamların arasından tepeye doğru kayboldular.
Orada taşıdığı konuşmaları çoktan unutmuş telleri kopuk, eski, beton, İngiliz sömürge zamanından veya cumhuriyetin ilk yıllarından kalan bir telefon direği var.
Beşparmak Dağlarındaki Arapköy'de orman bekçiliği yaparken babamın görevlerinden biri evle Alevkaya'sındaki merkez arasındaki manyetolu telefonun sürekli çalışıyor olmasını sağlamaktı.
Tel koptuğunda, ya da keçilerini ormana soktukları için babamın ceza kestiği kızgın köylüler tarafından kopartıldığında, babam yola çıkar kopuğu buluncaya kadar, bazen gün boyu yürüdü. O yürüyüşlerden konuşamayacak kadar yorgun döndüğünü çok hatırlıyorum.
Bu yürüyüş galiba ormanda değil aklımda geçecek.
Tayyibe Teyzemin hayatta kalan bir arkadaşı var. Galiba nerede oturduğunu biliyorum. Bir gün ona uğrayıp teyzemden satın aldığı el işlerine bakmak istediğimi söylemeliyim. Kızına çeyiz olarak almıştı. Evlendikten birkaç yıl sonra kız araba kazasında hayatını kaybetti.
Belki bir tanesini ondan satın alabilirim.


  Status: Offline
Göster Neslosh's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: Neslosh
 
  Neslosh

Simge
Moderator
Moderator

Kayıt Tarihi: 24 Mart 2007
Ülke: K.K.T.C (KIBRIS)
Yazdığı konu adeti: 410
Tarih 30 Mart 2008 Saat 6:16pm | Alıntı Neslosh

Beyaz Adam Uyuyor

OZANKÖY

Güneşli bir öğleden sonra. Düz ve tenha bir yol. Sağımda, adanın kuzeyindeki sahil şeridini Mesarya Ovası’ndan ayıran Beşparmak Dağı arabam batıya mesafe kat ettikçe yüksekleşiyor, yaklaşıyor.
Üzerinde kuş uçmayan, kuru bir ova Mesarya, bu ilkbahar. Bütün kış dört defa yağmur ya yağdı ya yağmadı. Zaman zaman yaprakları solgun, yorgun okaliptüs ağaçlarının yanından geçiyorum. Bunları, sivrisinekli sulak alanları kurutmak için İngilizler Avustralya’dan getirip diktiler. Sulak alanlar kurudu. Sivrisinekler sıtmayı da yanlarına alıp gittiler. Zamanla yağmurlar da onları izledi. Bulutlar adaya küstü. Kanlı Dere yıllardır akmıyor. Şimdi su oburu bu güzel kokulu ağaçlar da suya aç. Bu yaz susuzluktan kırılacağız diyor herkes.
Bugün bunları düşünmek istemiyorum, ama. Müzik çalarda tekrar tekrar Kronos Quartet’in seslendirdiği, Güney Afrikalı besteci Kevin Volans’ın Beyaz Adam Uyuyor’u dönüyor. Günlerdir otistik saplantıyla bu müziği dinliyorum.
Yavaş yavaş gidiyorum. Evde beni kimse beklemiyor. Ne birisiyle buluşmam var ne yapacak bir işim. Zaman zaman rüzgârın tenha tarlalardan getirdiği o bildik kokuyu teneffüs etmek için durup arabadan iniyorum. Dünyanın sonunun kokusu. Aşkların başında iki mıknatıs gibi birbirini çeken sevgililer gibi müzik de benimle beraber araçtan iniyor.
Ufuk çizgisine inmeye başlayan ve araba kullanırken gözüme giren güneş, bilmediğim bir kıtanın hüznünü dillendiren müzik ve az önce aralarından ayrıldığım Doğu Akdeniz Koleji çocuklarının içimde bıraktığı kıvancı mümkün olduğu kadar muhafaza etmek istiyordum.
Mağusa’daki koleje Türkçe öğretmeni Serpil Sarı’nın çağrısı üzerine gittim. Kitaplıkta pürüzsüz yüzleri bana dönük, 12-13 yaşlarındaki 40 küsur kızlı erkekli öğrenci vardı. Biraz tedirgindim. Eğer soru sormazlarsa iki saati nasıl dolduracaktım? Sonradan Serpil Hanım’dan onların da “sıkıcı geçecek” endişesi içinde olduklarını öğrendim.
“Buradaki çocuklar daha rahat” demişti Serpil Hanım. Adaya gelmeden Türkiye’de birkaç ilde okul deneyimi olmuştu. “Gelecek kaygıları yok. Hoşgörü var. Türkiye’deki gibi değil.” Sonunda hem onlar hem de ben eğlendik. Çocuklar beni soru yağmuruna tuttular. Otobüsleri gelince gitmek istemediler, ben de onlardan ayrılmak istemedim.
Çocukları seviyorum.
Selim (15) ve Sara (13) doğarlarken annelerinin yanındaydım. Dünyaya geldikleri zaman, göbek bağları kesilmeden, onları tuttum. Orada olduğumu bilmelerini istiyordum. Annelerinin karnından tanıdıkları sesimi duymaları, içine geldikleri bu yabancı mekânda yanlarında bildik biri olduğunu anlayarak kendilerini güvende hissetmeleri için, onlara konuştum.
Yabancı bir gezegenden gelmiş gibiydiler. Gözleri kapalıydı. Kulaklarına o dünyadan fısıldanan, benim duymam mümkün olmayan, şeyleri dinliyor gibiydiler. Küçük ama tamdılar. Yanlarında sırlar, özellikler ve güçler getirmişlerdi. Tanrı her insana mucize görme fırsatı verir. Bu mucize çocuktur. Ama görmek için bakmasını bilmek lazım.
* * *
Bu yazıyı Doğu Akdeniz Koleji’nin kitaplığında karşılıklı oturduğumuz çocuklar için yazdım. Hâlâ birlikte olsaydık, belki, biri “Çocuklar mucize ise büyükler neden mucize değil?” diye soracaktı.
Ben de şöyle cevap verecektim. “Çünkü çocukluk kaybediliyor veya kaybettiriliyor. Ama böyle olması şart değil. İçinizdeki çocuğu yaşatabilirsiniz. O zaman, çok yaşlansanız bile bir yandan hep çocuk kalırsınız. Hiçbir zaman gözleri kör, kulakları sağır, yüreği mühürlü olanlardan olmazsınız, ki dünyaya en büyük kötülüğü yapanlar onlardır.
Ve mucizeler görürsünüz.


  Status: Offline
Göster Neslosh's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: Neslosh
 
  Neslosh

Simge
Moderator
Moderator

Kayıt Tarihi: 24 Mart 2007
Ülke: K.K.T.C (KIBRIS)
Yazdığı konu adeti: 410
Tarih 07 Mayıs 2008 Saat 4:10pm | Alıntı Neslosh

Lalangı

Dün 1 Mayıs’tı. Bu yazıyı Kıbrıs’ta yazıyorum. Siz, orada “Taksim’e yürüyeceğiz, hayır yürümeyeceksiniz” diye birbirinizi yerken, burada resmi tatil vardı, çocuklar.
1 Mayıs adada hep kutlanırdı. 1975’te resmileştirildi ve İşçi ve Bahar Bayramı olarak isimlendirildi, 1985’te anayasa maddesi oldu.
Bir haberim daha var. Mevlit de burada resmi tatil. Mevliiiittttt! Mevlit, Peygamber’in dünyaya gelişinin kutlandığı gecedir. Kendimi bildim bileli hep kutlanır.
Annem sağken, mevlit günlerinde evde lokma ve lalangı yapardı.
Size -politikacıları ve pusulası politikacı olanları kastediyorum- lalangıyı tavsiye ederim. Ama mevlidi resmi tatil yapmaktan, hatta yapmayı düşünmekten uzak durun derim. 1 Mayıs’ı da olduğu yerde bırakın.

Kavga sevgisi
Bunları bayramlaştıramazsınız. Uzlaşı, güven gerek. Uzlaşma, bilinmeyen bir sanattır sizin için, keşfedilmemiş bir kıta. Güven ise üzerinde çırpındığınız bir okyanus.
Kavga etmek, efendi efendi tatil yapıp çoluk çocuğunuzla bu güzel bahar gününün tadını çıkarmaktan daha çok hoşunuza gidiyor.
Biber gazları çiçek kokularına karışsın, coplar konuşsun, polis helikopterleri uçuşsun, gazap konuşmaları yapılsın, trafik kilitlensin, herkesin asabı bozulsun, ümitsizlik yeni diplere vursun. Buna bayılırsınız.
Neden? Bunu hep merak eder dururum.
Sanki siyasi partiler yok da birbirine düşman devletçikler var Meclis’te. En ufak konuda bile kavga etmeye hazır, feodal devletçikler.
İnatçı keçilerin ikisinin de ırmağa düşüp boğulduğunu biliyorsunuz ama kuzu olmamaya azimlisiniz.
Yaptığınız sağ elinizle sol elinizin bilek güreşidir ama farkında değilsiniz.

Tarifi var mı acaba?
Yumuşak sertten güçlüdür ama bu gerçek kavrama yeteneğinizin üstündedir. Bu hamlığın bir tarifi olabilir mi?
Laf açılmışken. Neden bu kadar asık suratlı, kızgın, nobran, nemrutsunuz hep?
Hayat bir rüyadır. Siz yarın ölecek gibi yaşıyor, hiç ölmeyecek gibi dua ediyorsunuz. Ama tarihin çöp tenekesi, köpekbalığı gibi ağzını açmış, bekliyor. Altı arşın pamuklu bez. Altı ayak yerin altı.
Neden yumuşak ve bilge değilsiniz? Neden ince değilsiniz?
Neden para ve iktidar her şeyden değerli sanıyorsunuz? Neden hiç espri, kelime oyunu yapmazsınız? Neden gusto sahibi değilsiniz? Neden tatile çıkmazsınız, pantolonunuzun paçalarını kıvırıp kumsalda yürümezsiniz, dalından meyve koparmazsınız, kitap okumazsınız, kokulu mum satın almazsınız, Mozart dinlemezsiniz?

Lalangı farkı
Lalangıyla büyümediğiniz için olabilir mi?
Lalangı lokma hamurundan yapılan ve lokma gibi yağda kavrulan bir yiyecektir. İçine tavşan eti konur. Ama lokma gibi, akideye, yani şekerli sıcak suya batırılmaz, hamurun tuzuyla yenir. Çıtır çıtır olur.
Belki de 1 Mayıs’ın ve mevlidin resmi tatil olmasında falan lalangının önemli bir katkısı var.
Hımmm...
Kavgadan vakit bulduğunuzda düşünmeye değer, çocuklar.


  Status: Offline
Göster Neslosh's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: Neslosh
 
  Alacakaranlik

Simge
Yeni
Yeni

Kayıt Tarihi: 02 Mayıs 2008
Ülke: K.K.T.C (KIBRIS)
Yazdığı konu adeti: 35
Tarih 07 Mayıs 2008 Saat 6:54pm | Alıntı Alacakaranlik

"çeyiz" adlı yazıyı okudum.bir çocugun gözünden çevresindeki olayları kendince yaşayıp yorumlamasıyla gelişen olaylar ve teyzesinin fedakarlıklarıyla dolu yaşamından bölümler anlatılmış. güzel hoş bir yazıydı paylaştıgınız için teşekkürler.


__________________
Susmak; eylemsiz ve durağan bir edim gibi görünse de her susku bir şey anlatır yine de ve her suskunun bir nedeni vardır ve her susku içinde pek çok sesi hapseden sessiz bir eylemdir…

  Status: Offline
Göster Alacakaranlik's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: Alacakaranlik
 
  Neslosh

Simge
Moderator
Moderator

Kayıt Tarihi: 24 Mart 2007
Ülke: K.K.T.C (KIBRIS)
Yazdığı konu adeti: 410
Tarih 07 Mayıs 2008 Saat 10:02pm | Alıntı Neslosh

Rica ederim....

Metin Münir'in pazar günleri yayınlanan yazılarına ulaşlabileceğimiz bir diğer adres ise;

http://www.pazaryazilari.blogspot.com

  Status: Offline
Göster Neslosh's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: Neslosh
 
  ozlem

Simge
Gold
Gold

Kayıt Tarihi: 14 Şubat 2007
Ülke: Türkiye
Yazdığı konu adeti: 515
Tarih 08 Mayıs 2008 Saat 9:17am | Alıntı ozlem

Sevgili Neslosh yazıların herbirini ayrı bir zevkle okudum, anlatım harika, sanki okumakla kalmadım yaşadım:) gerçekten değerli bir paylaşım olmuş sağolasın:)


__________________
Kopan bir ipe, sımsıkı bir düğüm atarsanız , ipin en sağlam yeri artık bu düğümdür.
Ama ipe her dokunuşunuzda , canınızı acıtan tek nokta , yine o düğümdür.

  Status: Offline
Göster ozlem's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: ozlem
 
1 User(s) are browsing this topic, 1 Misafir ve 0 Üye
0 Members:
<< Önceki Konu Ünlü Kıbrıs'lılar Sonraki Konu >>

Eğer Bu Konuya Cevap Yazmak İstiyorsanız İlk Önce Giriş
Eğer Kayıtlı Bir Kullanıcı Değilseniz İlk Önce Kayıt Olmalısınız

  Yanıt YazYeni Konu Gönder
Konuyu Yazdır Konuyu Yazdır

[Yetkiniz - Kapalı] - Foruma Yeni Konu Gönderme
[Yetkiniz - Kapalı] - Forumdaki Konulara Cevap Yazma
[Yetkiniz - Kapalı] - Forumda Cevapları Silme
[Yetkiniz - Kapalı] - Forumdaki Cevapları Düzenleme
[Yetkiniz - Kapalı] - Forumda Anket Açma
[Yetkiniz - Kapalı] - Forumda Anketlerde Oy Kullanma
Forum'a Git
[ Bu Sayfay Goruntuleyen uyeler: none ]



Tavsiye Edilen cozunurluk : 1024x768
Basa Don