© KIBRISCA
Sık Kullanılanlara Ekleyin | Açılış Sayfası Yapın  
Hoş Geldiniz Misafir
 (Kayıt Ol -  Giriş)
Son Dakika Duyurusu : Kıbrıs’ta Emlak Rehberi Online Ziyaretçi(ler) : 5    Online Üye(ler) : 0
Open / Close Module Close Module
Üye Rumuzu

Parola

Otomatik Giriş Yap
Aktif kullanıcı listesine ekle


Şifremi unuttum | Kayıt Ol

Open / Close Module Close Module

Open / Close Module

Keloğlan Mücevher Ağacı Hikayesi
Kibrisca Paylaşım Platformu : Genel Görüşler

Konu: Genel Görüşler
Bu konuyu inceleyen üyeler: None

Yeni Konu GönderYanıt Yaz
Önceki Konu :: Sonraki Konu
Yazar Mesaj
  Serdar32

Yeni
Yeni

Kayıt Tarihi: 03 Aralık 2009
Ülke: K.K.T.C (KIBRIS)
Yazdığı konu adeti: 22
Tarih 16 Ocak 2013 Saat 9:34am | Alıntı Serdar32



Zaman gelmiş, zaman geçmiş. Günler gelmiş, aylar
geçmiş. Aylar gelmiş, yıllar geçmiş.

Keloğlan elli iki yaşına girmiş, nereden duyduysa adını
duymuş, kafasında iyice yer edinmiş, mücevher ağacını
bulmak üzere yola çıkmış.

Keloğlan gele geçe, pınardan soğuk su içe, yolu bir ormana
düşmüş. Ormanın adını sorarsanız, Keloğlan bilmez, bana
sorarsanız ben hiç bilmem, ağaçlarla dolu bir yermiş.

Keloğlan sağına bakmış ağaç, soluna bakmış ağaç, gitmiş
gitmiş hep ağaç. Bu durum kafasında şöyle bir çağrışım
uyandırmış. Bu ağaçlar, topraktan çıktığına göre, ağaçları
toprağın saçları sayarsak, bu orman saçlı bir adamın başına
benzer. Saçları olmayan kel birinin başı, ağaçsız bir
toprağa benzediğine göre, bu ormana Keloğlan Ormanı
demek doğru olmaz.

Keloğlan, ormanda yolunu kaybetmemiş ve ağlamayan, 18
yaşında genç bir kızla karşılaşmış. Keloğlan sormuş:

“ Güzel kız, ormanda kayboldun mu? Anan, baban nerde?
Hangi köydensin? Söyle de seni köyüne gö türeyim. “

Bunun üzerine genç kız şöyle demiş:

“ Bu ne soru kalabalığı böyle? Ortada sincap yok, kuyruğu
yok, sincabın ağırlığını tahmin etmeye çalışıyorsun. Sincap
iki kilo gelse sana ne, dört kilo gelse bana ne? Gelelim
çimenin faydalarına: Bu ormanda kaybolmadım. Anam,
babam evdedir. Yapraklı Köyü’ndenim. Ormanın ne
tarafında kalır bilir misin? “

“ Yapraklı mı? Adını hiç duymadım. Ormanın ne tarafında
kalır, ne bileyim? “

“ Hani az önce seni köyüne gö türeyim falan diyordun da. “

“ Ha, doğru ya, öyle dediydim. Seni bu koca ormanda
yalnız görünce öyle şaşırdım ki, ne dediğimi bilemedim.
Deyiverdim işte. Hem kız adın ne senin, söyleyiver de
bileyim. Konuşma tarzın güzel de, bir acayibime gitti. “

“ Bravo, konuşma tarzım bir kulağından girip ötekinden
çıkmamış. O zaman söylediklerim iki kulağına küpe olsun.
Benim adım Fatma ama erkek Fatma diye bilirler beni.
Anadolu’da Fatma çoktur ama erkek Fatma deyince bir ben
hafızalara düşerim. “

“ Fatma. Hem erkek hem Fatma. Ne iş? “

“ İnce iş. “

Daha sonra Keloğlan başından takkesini çıkararak şöyle
demiş:

“ Fatma, söyle bakalım, ben kimim? “

Bunun üzerine Fatma sağ kaşını yukarı kaldırarak bir süre
Keloğlan’ı süzmüş:

“ Dur bakalım! Yoksa sen şu Keloğlan mısın? “

“ Peh, nasıl da bildin. Ama adım ne diye sormasam,
dikkatini toplayamazdın. “

Fatma, Keloğlan’ı bir kucaklamış ki, Keloğlan ayaklarının
yerden kesildiğini hissetmiş.

“ Dur kız! Fatma! Bir gören olacak. Sonra ne derler? Bırak
beni. “

Fatma, Keloğlan’ı bırakmış.

“ Bu ormanda bizi gören olmaz. Hem görseler bana ne?
Dünyanın en ünlü macera kahramanına sarılmışım, kime
ne? Vay be! Hal ve gidiş pekiyi. Durum vaziyetleri çok iyi.
Çocukluğundan beri yaşadığın olayları bizim köyde hikâye
diye anlatıyorlar. Bir zamanlar padişah falan da olmuşsun.
Ellili yaşlardasın sanırım. Kaç yaşındasın? “

“ Elli iki yaşındayım. “

“ Elli iki mi? Yok canım inanmadım. Şuna kırk diyelim, ne
dersin? “

“ Tamam, olur. Sen nasıl istiyorsan öyle olsun. Hem benim
de işime gelir kırk yaşında olmak. Dur bakalım, sen kaç
yaşında olabilirsin? On sekiz yaşında varsın. “

“ Hey be! İşte size iyi bir tahminci. Keloğlan olsun da benim
yaşımı bilemesin? Keloğlan olsun da atıp tutturamasın?
Doğru bildin, on sekiz yaşındayım. Sana Keloğlan, Keloğlan
diyorum ama yaşın benden ilerde. Acaba adınla hitap
etmeme izin çıkar mı? “

“ Sen bilirsin be, Fatma. Benim adım Keloğlan. Tabi ki,
adımla hitap edebilirsin. Senden küçük beş, on yaşında
çocuklar bana Keloğlan derler. Aslında adım İbrahim ama
anam bile bana Keloğlan der. “

Daha sonra Keloğlan üstünde altınlar, elmaslar, zümrütler
dolu olan mücevher ağacını bulmak ve onları toplayıp,
fakirlere dağıtmak istediğini söylemiş.

Bunun üzerine Fatma:

“ O topladıklarının bir kısmını kendine ayıracaksın, değil mi?
“ diye sormuş.

Keloğlan:

“ Yok, öyle şey yok. Bir tekini bile kendime ayırsam elime
yapışır. “

“ Ben de seninle gelsem, kendime bir kese altın, elmas,
zümrüt alabilir miyim? “

“ İstersen al, sana karışmam ama benimle gelmene anan,
baban izin verir mi? “

“ Bunun kolayı var. Bizim köye gideriz, izin isteriz. Hem
köydekiler meşhur Keloğlan’ı görürler. “

Köyde, Keloğlan coşkulu bir şekilde karşılanmış. Eğlenceler
düzenlenmiş, ziyafetler verilmiş. Fatma’nın Keloğlan’la
gitmesi için, izin çıkmış. Keloğlan dönüşte bu köye
uğrayacağına dair köylülere söz vermiş.

Köyden ayrıldıktan sonra, Fatma’nın elinde çuval olması,
Keloğlan’ın dikkatini çekmiş. Keloğlan sormuş:

“ Fatma, o çuval nedir? Neden onu gö türüyorsun? “

“ Mücevher Ağacı’ndan kendime ayıracaklarımı buna
dolduracaktım. “

“ Ne, buna mı? Ama bu dünyanın mücevherini alır, taşıması
sorun olur. Bu dolunca belki geriye bir avuç mücevher
kalır. “

“ Tamam işte. Sen de o bir avuç mücevheri bizim köyde
dağıtırsın. Hem dünyada benden fakir insan bulamazsın.
Tek dikili fidanım bile yok. On sekiz yaşındayım, çeyiz
bohçamda bir parça kumaş yok. Bohça bomboş. Çuval
mücevher dolu olunca bana tüy gibi hafif gelir. “

Keloğlan, Fatma’nın uyanıklığına ve sirke gibi keskin
zekâsına hayran kalmış. Keloğlan ile Fatma, dağ-taş
yürümüşler, kasabalardan, köylerden geçmişler, soğuk
sulardan içmişler ve sonunda içinde mücevher ağacının
bulunduğu kutsal toprakların yakınındaki bir köye
gelmişler.

Keloğlan köydekilere durumu anlatmış. Köydekiler, buna
çok sevinmişler. Keloğlan ve Fatma’nın yanına yol gösterici
olarak Hasan’ı verip, hemen yola çıkmasını öğütlemişler.
Keloğlan dönüş yolunda nasılsa bu köyden geçecekmiş.
Keloğlan’ın bu köyde dağıtacağı mücevherler şimdiden göz
kamaştırmış.

Mücevher Ağacı bu köye çok yakınmış ama bu köyden
birinin mücevherleri dalından koparması yasakmış, çünkü o
zaman Mücevher Ağacı’nın kuruyacağına inanıyorlarmış.
Köydekiler, her gittikleri yerde Mücevher Ağacı’nı anlatırlar,
yerini tarif ederlermiş. Mücevherler toplandıkça yenisi
çıkarmış.

Keloğlan, oradaki köyden Hasan’ı aldıktan sonra, Fatma ile
birlikte yola çıkmışlar. Üçü birlikte ileri doğru yürümüşler.
Daha sonra bir dereye varmışlar.

Köylü Hasan:

“ İşte geldik. Bu derenin adı Hırçın Dere. Dereyi geçtik
miydi, kutsal topraklar başlıyor. “

Fatma:

“ Hırçın Dere dedin de, bu derenin neresi hırçın? Sakin
sakin akıp gidiyor.”

Köylü Hasan:

“ Fatma, sen onun adına aldanma. Adı hırçındır ama akışı
hırçın değildir. Sessizce akıp gider. Kendimi bildim bileli adı
hep Hırçın Dere’dir. Eskiler adına öyle demişler. Dereye
girmeden paçaları sıvayalım. Korkmayın, bu derenin en
derin yeri diz boyunu geçmez. “

Derenin karşı kıyısına ulaştıklarında köylü Hasan:

“ Buradan ilersi göz alabildiğince kutsal topraklardır.
Mücevher Ağacı, Uzun Dede türbesinden ilerdedir.

Fatma:

“ Neden adına Uzun Dede demişler. Boyu iki metre var
mıymış?

Köylü Hasan:

“ Uzun Dede çok eskiden yaşamış. Boyu iki yaşındayken iki
metreymiş. Yirmi yaşına gelince yirmi metre olmuş, artık
uzamamış. Altı yüz yaşını aşkın ölmüş. Yedi yüz, sekiz yüz
hatta bin yaşında ölmüş diyenler var. “

Fatma:

“ Gerçekleri araştırsaydın. Bilgi, belge bulsaydın. Bakalım
bunlar doğru mu? “

Köylü Hasan:

“ Herhalde doğrudur. Öyle gelmiş, böyle gidiyor. Bazı
şeyleri değiştirmeye çalışıp kendimi zorlayacağıma, öyle
olduğuna inanıvermek kolayıma gitti. Ne anlattılarsa, ne
duyduysam peki dedim. Temsilde, tek başıma bir orduyla
savaşacağıma, ordunun saflarına katılıverdim, oldubitti. “

Fatma:

“ Sence bir kişi, bir orduyu yenemez mi? “

Köylü Hasan:

“ Belki karşı durabilir ama ne zamana kadar? Koskoca bir
ordu bir kişiye yenilmez. Bundan ötesine benim aklım
ermez. Her neyse artık kutsal topraklar üzerindeyiz. Bu
kutsal topraklar da tüm yorgunluğumu aldı. “

Fatma:

“ Bu toprağın derenin ötesinde kalan topraktan ne farkı
var? İkisinin de üstü çayır, çimen, üzerinde ağaçlar var.
Böcek, karınca bunda da var, onda da var. Ya ikisine kutsal
de, ya da ikisine deme. Toprak işte, kutsallık bunun
neresinde? “

Köylü Hasan:

“ Toprağın ikisi de toprak fark yok ama bu kutsal
topraklarda Uzun Dede doğmuş, büyümüş. Toprağın her
zerresinde, onun ayak izleri varmış. Buralarda basmadık
yer bırakmamış. Onun için buralara kutsal topraklar
denmiş. Kutsal adamın bastığı yerler kutsal sayılır. “

Fatma:

“ Uzun Dede de mi kutsalmış? “

Köylü Hasan:

“ Tabi kutsalmış. “

Fatma:

“ Buna inanayım mı? “

Köylü Hasan:

“ İnanırsın, inanmazsın. Bu sana kalmış. Hem seni zorlayan
yok. Paşa gönlün bilir.”

Fatma:

“ İnanmazsam cezalandırılır mıyım? “

Köylü Hasan:

“ Cezalandırılmazsın. Kimse sana ceza kesemez. Kutsallık
sadece fikirde, düşüncede vardır. Böyle konularda zorlama
olmaz. Şudur, şöyledir, başka fikir öne süremezsin, değişik
düşünemezsin, diyerek kimse kimseyi kandıramaz. “

Fatma:

“ Hasan Ağa, Uzun Dede zamanında yaşamak ister miydin?
Her gün görüşürdünüz, konuşurdunuz. Kim bilir sana neler
anlatırdı? Hizmetinde bulunurdun ve sevgisini kazanırdın. “

Köylü Hasan:

“Nerede bende o şans? Keşke eski zamanlarda yaşasaydım
ve Uzun Dede’ye can yoldaşlığı yapsaydım. Artık bu
mümkün değil. Ölen dirilmeyeceğine, Uzun Dede geri
gelmeyeceğine göre, imkânsız konulardan bahsetmeyelim.
Fatma istersen imkânlı konulardan bahsedelim. Bilir misin
Uzun Dede pek çok keramet göstermiş. Bir keresinde,
buralarda kuraklık olmuş. Halk, toplanıp Uzun Dede’ye
gitmiş ve yağmur yağdırmasını rica etmiş. Uzun Dede, es
demiş, rüzgâr esmiş, yağ demiş, yağmur yağmış. Bir
keresinde, parmağını toprağa sokmuş, su fışkırmış. Yirmi
metrelik Uzun Dede’nin parmağı bir metreymiş. Sonradan
oraya çeşme yapmışlar. Yolumuzun üstünde, aradan kaç
yüzyıl geçmiş hala akıyor. Birer tas su için, bakın Uzun
Dede Pınarı’nın suyu kendinden tatlıdır. Ne oldu Fatma,
bakıyorum sesin kısıldı. Buna da yalan desene. “

Keloğlan, Fatma ve köylü Hasan, Uzun Dede Pınarı’nın
suyundan bolca içmişler. Su, şerbet gibi tatlıymış. Daha
sonra köylü Hasan ayağa kalkmış ve şöyle demiş.

“ Arkadaşlar, sizinle sohbetin tadına doyum olmuyor ama
buraya kadarmış. Bundan sonra yola bensiz devam
edeceksiniz. Patika yol, sizi Mücevher Ağacı’na gö türür.
Dönüş yolunda başka yol aramayın. Bu, zaman kaybı olur.
İlla ki, bizim köyden geçeceksiniz. Ee beni de bolca
görürsünüz. Her attığım adımın hakkını isterim. Size boşuna
kılavuzluk yapmadım değil mi? “

Bunun üzerine Keloğlan:

“ Tamam, Hasan Ağa. Sana bolca, sizin köydekilere azarca
dağıtacağız. Sonrasında geriye bana ne kalacak da,
fakirlere dağıtacağım. “

Köylü Hasan:

“ İyi dedin, Keloğlan. Yalnız benden duymuş olma, ben ve
bizimkiler senin elinde ne varsa sahipleniriz ama
toplayıcının yanındakine karışmayız. Ondan hak iddia
etmeyiz. Fatma’nın elindekiler firesiz geçer. Bilmem
durumu anladın mı? “

Fatma’nın elindeki çuvalı Keloğlan’a gösterip gülümsediğini
gören köylü Hasan:

“ Bak Keloğlan, Fatma işin gerçeğini anlamış, sor da sana
anlatsın. Yolunuz açık, çuvallarınız dolu olsun. Hemen
düşün yola erken dönesiniz, sizin için yoruldum beni de
göresiniz. “

Köylü Hasan’dan ayrıldıktan sonra Keloğlan, Fatma’ya
dönerek:

“ Fatma, gördün mü? Adamlar, işlerini menfaat üstüne
kurmuş. Gidene ağam, gelene paşam diyorlar ama
ceplerinin dolduğuna bakıyorlar. Bunların dümen suyuna
girersen, senden iyisi yok. Altı patlar, üstü çatlar, bu
fikirler, beni dörde katlar. “

Fatma:

“ Kusura bakma Keloğlan, ama senin düşüncelerin eski
zamanda kalmış. Keserle tahtayı kerterken, yongayı kendi
tarafına toplayacaksın. Benim bu çuval ne seni, ne beni aç
bırakmaz. “

Fatma’nın söylediklerini ağzı açık dinleyen Keloğlan, daha
sonra Fatma’nın dile getirdiği teklifi kabul edip, Fatma ile
evlenmiş. Nikâhı Keloğlan kıymış. Geceler geceleri
gündüzler heceleri kovalamış. Sonunda, Keloğlan ile Fatma,
Mücevher Ağacı’na varmışlar. Mücevher Ağacı’nın dalları
zümrüt, elmas ve yakutla doluymuş.

Keloğlan’ın takkesini çıkararak Mücevher Ağacı’nın
karşısına oturmasına aldırmayan Fatma, yanında getirdiği
çuvalı açarak alt dallardaki mücevherleri toplamaya
başlamış. Dikkatle Fatma’yı izleyen Keloğlan, Fatma’nın ne
kadar hızlı hareket ettiğini görünce şaşırıp kalmış. " Ey sen
hırslı insan! Şu Fatma’nın hızını görsen dilini yutardın. Be
kardeşim, insan bu kadar mı hırslı olur? Bin sene değil, on
bin, yüz bin sene yaşasan topladıkların sülalene yeter. Bu
kadar hırs niye? “

Aradan zaman geçmiş, Fatma çuvalı doldurmuş, çuvalın
ağzını bağlamış, çuvalın ipini beline dolamış. Keloğlan
ağaca çıkmış, üst dallarda kalmış mücevherleri kesesine ve
ceplerine doldurmuş.

Dönüş yolunda Keloğlan ile Fatma, Hasan’ın köyüne
uğramış. Keloğlan’ın bir karışlık kesesi, bir dakikada
boşalmış. Fatma ise, Hasan’dan eşeğini bir avuç elmasa
satın almış. Mücevher dolu çuvalı eşeğe yüklemiş. Keloğlan
ile Fatma, günler sonra Fatma’nın köyüne varmış. Bir çuval
mücevheri gören köylülerin ağzı kulaklarına kadar açılmış.
Yüzlerce köylü, Fatma ile eşeğin etrafına toplanmış.
Oynayanlar, zıplayanlar, takla atanlar pek çokmuş.
Keloğlan kenarda, kıyıda tek başına kalmış. Buraya ilk
geldiğinde iltifat edenler ortada yokmuş.

Keloğlan sol eliyle takkesini çıkarıp, sağ eliyle başını
kaşımış, sonra iki elini beline dayayıp etrafına bakınmış.
Demek bu köyde benim hiç değerim yokmuş, diye
düşünmüş. Cebinden çıkardığı iki elması yakınındaki iki
köylüye vermiş. Keloğlan elmas dağıtıyor, diye köylüler
bağırmış. Bütün köy halkı, Keloğlan’ın peşine düşmüş.
Keloğlan kaçmış, köylüler kovalamış. Keloğlan ormanda
izini kaybettirip, köylülerden kurtulmuş.

Ertesi gün Fatma’nın yanına gelen Keloğlan birkaç
günlüğüne köyüne gideceğini ve oradaki fakirlere
mücevher dağıtacağını söylemiş. Eğer yolda fakir görürsem
onları da boş geçmem, demiş.

Fatma:

“ İyi git de Keloğlan, ceplerindeki bir avuç mücevherden
başka neyin var? O kadarı kime yeter. “ demiş.

Keloğlan:

“ Var canım, olmaz olur mu? Sen çuvalı doldurur gelirsin de
Keloğlan o kadarcık mücevhere kanar mı? Bak mintanımın
altı mücevher dolu, demiş ve mintanının üstünü çıkarmış.
Yola çıkmadan önce anama iki fanilamı alttan diktirmiş ve
içine cepler yatırmıştım. Ben bu yolculuğa fakirler için
çıktım ve onlara destek olacağım. İtiraf et Fatma, sen bile
bu ince düşüncemi anlamadın, değil mi? “

Fatma:

“ Doğru, ben bile anlamadım. Sana boşuna Keloğlan
dememişler. Karlar altındaki bir köye gider, buz satarsın.
Güle güle git Keloğlan, fakirlere mücevherleri dağıt, onları
sevindir. Ben de bu çuvalın bir kısmını vereyim, fakirlere
dağıt, bir kısmını da bu köyde dağıtacağım. Kalan yarım
çuval mücevher ikimize yeter. “

“ Aslan Fatma, o bir çuval mücevheri kendine
saklayacaksın diye ödüm kopuyordu. Şimdi gözümde öyle
bir büyüdün ki sorma. “

Keloğlan bir gitmiş, pir gitmiş. Mücevherleri fakirlere
dağıtıp, Fatma’nın köyüne dönmüş. Daha sonraki günlerde
Keloğlan ile Fatma, bir konak yaptırmış ve bu konakta
yaşamaya başlamış. Köye gelişleri bir yılını doldurmuş ki,
bir oğulları olmuş. Adını Ali koymuşlar. Birlikte uzun yıllar
mutlu yaşamışlar.


SON


Yazan: Serdar Yıldırım





  Status: Offline
Göster Serdar32's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: Serdar32
 
1 User(s) are browsing this topic, 1 Misafir ve 0 Üye
0 Members:
<< Önceki Konu Genel Görüşler Sonraki Konu >>

Eğer Bu Konuya Cevap Yazmak İstiyorsanız İlk Önce Giriş
Eğer Kayıtlı Bir Kullanıcı Değilseniz İlk Önce Kayıt Olmalısınız

  Yanıt YazYeni Konu Gönder
Konuyu Yazdır Konuyu Yazdır

[Yetkiniz - Kapalı] - Foruma Yeni Konu Gönderme
[Yetkiniz - Kapalı] - Forumdaki Konulara Cevap Yazma
[Yetkiniz - Kapalı] - Forumda Cevapları Silme
[Yetkiniz - Kapalı] - Forumdaki Cevapları Düzenleme
[Yetkiniz - Kapalı] - Forumda Anket Açma
[Yetkiniz - Kapalı] - Forumda Anketlerde Oy Kullanma
Forum'a Git
[ Bu Sayfay Goruntuleyen uyeler: none ]



Tavsiye Edilen cozunurluk : 1024x768
Basa Don